Charity Shops

Kaynak: http://www.bbc.com/news/av/uk-13343942/theft-of-clothes-donations-costing-charity-shops-millions

Charity Shop, sivil toplum örgütlerine, vakıflara, derneklere bağlı şekilde kurulan yardım, hayır, bağış mağazaları olarak tanımlanabilir. Bunlar kanser, kalp, akciğer hastalıkları vb. vakıfları, tekerlekli sandalye vakfı, genel yardım vakıfları, çocuklarla ilgili vakıflar, dernekler olabililiyor, dinî dernekler olabiliyor.  Avrupa’da, Amerika’da bir hayli yaygın. Dünya’nın diğer bölgelerindeki durumu bilemeyeceğim.

İşleyişi genel olarak şu şekilde oluyor: İnsanlar evlerinde kullanmadığı eşyaları buraya getiriyorlar, hibe ediyorlar, mağazalar da bu eşyaları son derece uygun fiyatlara satıyor. Geliri bu vakıflara, derneklere gidiyor.
Mağazalarda, kıyafetten tutun ayakkabıya, mutfak malzemelerine, mobilyaya, kitap, dergi, oyuncak, kaset, CD vs. aklına gelebilecek her şeyi bulmak mümkün.  Korkunç tüketim dünyası içinde güzel bir döngü, güzel bir dayanışma benim gözümde. Sosyal medya, ikinci el eşyalar satan web siteleri vb. var ancak mahalle, kasaba içinde böyle bir düzen olması, ayrıca yardım kuruluşu olması başka bir boyut bence.

Yurtdışında okumaya gidip de okul yurdu problemi yaşayıp ev kiralamak zorunda kaldığımızda ev arkadaşımla birlikte gidip böyle bir yerden tabak, bardak vs. almıştık. Bu dükkânlarla ilk kez bu şekilde tanışmıştım. Eğitim öğretim sona erdiğinde de o eşyalarımızı yeniden verip dönmüştük. Tezim için satın almam gereken çok pahalı bir kitabı ve sözlüğü bu dükkânlardan birinde görünce gözlerim ışıldamıştı. 100-200 euroluk kitabı 2 euro’ya almıştım. İnsanın gözleri yaşarıyor. Ve verdiğim paranın (hepsi ya da bir kısmı artık işleyişleri her nasılsa) bir kalp vakfına, bir kanser vakfına gidecek olmasının, ben kendi ihtiyacımı giderirken birinin ihtiyacına da kısmen yardımcı olduğumu bilmenin mutluluğunu yaşamıştım. Böylesi bir döngü içinde yer almak güzel hissettirmişti. 

Kaynak: https://londonparticulars.wordpress.com/tag/charity-shops/

Ayrıca antika sayılabilecek eşyalara, nostaljik eşyalara, güzel kitaplara, evde iş görecek güzel eşyalara rastlayabiliyor insan. Ne zaman gitsem kitaplara göz atmadan edemiyorum. Bazen çok sevdiğim bir albüme denk geliyorum. Bu dükkânlardan aldığım hırkaları severek giyiyorum, halısı olmayan evimize halı aldık, koltuk aldık sildik süpürdük kullanıyoruz.

Her gün, her hafta elinde çocuklarına yeni bir oyuncakla eve gelen eşi dostu görünce keşke bizde de böyle bir sistem kurulabilse diye düşünmeden edemiyorum. Ha Türkiye’den de yer yer güzel haberler geliyor, gönüllü tamir yerleri, çeşitli yardım toplulukları yaratılıyor ama her semte, mahalleye, şehre yayılmış bir sistem mevcut değil. Daha doğrusu böylesi bir yardımlaşma sistemi kültürün dışına itelenmiş durumda. Belirli halkalar içinde devam ediyorsa ediyor.
Gel gör ki Türkiye’ye gidip de daha bireysel bir çapta sağa sola, eşe dosta anlattığımda beklediğim olumlu tepki seviyesi de son derece düşüktü. Elimde olmadan şaşırıyorum ama insanın kafasına özenle sokulan şartlandırmalar insanı en sonunda bu hâle getiriyor herhalde diyerek verilen tepkilere karşı ‘ılımlı’ yaklaşıp sohbetin kaldırabildiği yere kadar açıklamaya devam ediyorum.

“Aman ya elalemin eşyasını mı kullanacağız?”
“Çocuğuma gidip de başkasının oyuncağını alamam!”
“Üzerime gider adamakıllı kıyafetler alırım, öyle yerlerde dolanamam.”
“Iyy oradan bardak alıp evde kullanamam,”
“Ne idüğü belirsiz şeyler alamam öyle,”
“O kadar fakir değiliz şükür,”

gibi nice cümle duydum. Lavabolarımızda, klozetlerimizde bir ordu misâli dolanan mikropları mütemadiyen temizlememiz, evimizin her köşesinde gezen tozan bakterilere savaş ilân etmemizi kafamıza sokan reklamlarla gelen ayarsız bir hijyen kavramıyla şartlandırılmış, üzerine de düşünce ve idrak yollarına büyülü tozlar gibi tüketim, alışveriş, marka tozları serpilmiş insanların nasıl bir elekten geçirdikleri meçhul cevapları. Büyük hayal kırıklığı.

Iyy oradan bardak mı alınır diyebilen kişi pekâlâ gidip de dışarıda bir restoranda binlerce kişinin kullandığı tabak, bardaktan yiyip içebiliyor ama. Buradan aldığın ve büyük ihtimalle o kadar kişinin kullanmadığı bardağı da yıkadığında gayet temiz olacaktır. Komşu kızının, kuzenin küçülen kazağını almak gibi buradan bir kazak, hırka alınabilir. Bebek, çocuk kıyafetlerine neler neler harcanıyor. Hem de kaç gün giyilecek ki zaten denen kıyafetler için. Bilmem, buradaki bebekler giyiyor ve yaşamaya devam edebiliyorlar. Neden alınmasın yani? Evinde yıkarsın olur biter yahu. Hatta aynı bebekler binlerce liralar, eurolar verilip yeni bir arabada olmak yerine şu an biraz daha büyüyüp arabalarına ihtiyacı olmayan bebeklerin bebek arabalarına biniyor ve inanmayacaksınız ama zekâları falan gayet yerinde.

Kaldı ki bu mağazalara bu eşyaları getiren insanlar da kir pislik içinde bırakmıyor, kıyafetler yıkanarak konuyor vs. Söz konusu her dükkân aynı olmayabilir;  sonuçta daha iyi şartlarda olan vakıf oluyor, daha kötü şartlarda olanı oluyor. Ama mesele de bu değil hani. Mesele fakirlik, zenginlik olayı da değil ihtiyaç ve tüketim zihniyeti ile ilgili. 

 

Evleneli üç yıl olmuş arkadaş iç çekerek koltuk kanepe ve mobilyaları yenileme vakti geldiğini, aynı manzarayı görmekten sıkıldığını, biraz da İskandinav tarzı bir dekor denemek istediğini söylüyor, ondan üç yıl sonra da Provence stili deneyecek. Ben de diyorum ki kitaplığını ikinci, üçüncü el al, tey tey… ‘Siz de bayağı geziyorsunuz’ diyen arkadaş Kitchenaid marka bilmem ne ile, salon takımı borcu ödediğinden yakınıyordu meselâ. İnsanlar evine, kendine, çocuğuna her şeyin en iyisini, en pahalısını, en markalısını almayıp buralara harcanacak paraları seyahatlerine, beslenmelerine, ne bileyim kendilerini geliştirecek, mutlu edecek başka bir şeye harcayabilirler. Salon takımıyla mutlu oluyorsa olsun tabii, diyecek sözüm olmaz. Doğumdan ölüme kadar olan vaktini nasıl geçirmek, neye önem vermek istiyorsan onu yaparsın. Benim değinmek istediğim nokta daha ziyade tüketimle ilgili dediğim gibi. 

                                         Kaynak: http://www.weekendnotes.co.uk/charity-shopping-in-skipton/

Bir de buralardan alışveriş yaptığında paranın gerçekten ilgili yere gittiğini nereden biliyorsun diyen oluyor. Türkiye’de yardım kuruluşlarından yenilen kazıklardan sonra bu sorular normal olabilir tabii. Sonuçta yardımlaşmak toplumsal bir eylemdir. Toplumca uygulanmadığında, toplumca sindirilemediğinde sistem işlemiyor maalesef. Paranın takibini yapmıyorum. Kimileri belirli aralıklarla toplanan paraların çeklerini kapılarına asıyorlar. Ben de paranın iyi bir yere gittiğine inanmak istiyorum. Toplum içindeki sistemin o denli yozlaşmadığına güvenerek, tecrübe ettiğim olaylarda görüp şahit olarak buna inanmak istiyorum. Yoksa insanın olduğu her yerde her türlü kötülük var.

Velhasıl toplum içinde yardımlaşmak, değiş tokuş etmek, tekrar kullanmak, böyle bir trafik yaratmak güzel şey, örneklerini yaşam içinde görmek de öyle. Çok çok uzun zamandır yazmak istediğim bir konuydu, zihnimde çok daha dallı budaklı yer almasına rağmen kısmen de olsa yazıya döküp paylaşmaya çalıştım.

 



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


%d blogcu bunu beğendi: