Söylenti Dergi Röportajı

 

Elmas Koçan ile Söylenti Dergi için çeviri üzerine bir röportaj yazdık. Blog için de çeviri hakkında yazılar hazırlarken düşüncelerimin bir kısmını burada dile getirmiş oldum. Röportajın tamamı için Söylenti Dergi‘den okuyabilirsiniz. İlgililerine keyifli okumalar. 

  • Yabancı bir romanı çevirmek, hissetmek ve o kadar sayfayı yeniden yazmak yazar gibi olmak sanırım. Yanılıyor muyum?

Çevirmen için yarı yazar tanımı zaten sıklıkla kullanılır, tartışılır. Hatta bazı ülkelerde yayınevleri bu düşünceden ötürü çevirmenin adını yazarla birlikte hatta yazarın puntosu büyüklüğünde kapağa yazıyorlar. Çeviri, çevirmen algısı ya da kuramlar üzerine uzunca bir yorumda bulunmak istemiyorum açıkçası. Tartışması bitmek bilmez ancak türü, konusu ne olursa olsun çevirdiğim kitaplar doğal olarak en iyi, en ayrıntılı okuduğum kitaplar oluyor. Kitabı, her bir kelimesinden karakterlerine,  biçiminden biçemine her şeyiyle didik didik ediyorsunuz. Altından girip üstünden çıkıp gerektiğinde defalarca okuyup bazen tek bir kelime için günlerce, aylarca düşünüyorsunuz ve yazarın kafasından geçip yansıttıklarını kendi zihninizin, dilinizin süzgecinden geçirip yansıtıyorsunuz. Hâliyle yazarı da kitabı da en iyi siz tanıyorsunuz ve ortaya çıkan da aslında çevirmenin dili oluyor, okuyanlar çevirmenin dilini, algısını, birikimini ve onu ifade edişini okuyor.

  • Siz çevirmenlik yaptığınız kitaplarla nasıl bir duygu bağı oluşturuyorsunuz?

İşte kitap çevirisini benim için diğer işlerden ayıran ve baskın hâle getiren de tam olarak bu konu. Kitap çevirmenliğine başlayana kadar bir metinle böylesi bir bağ kurabileceğimi tahmin edemezdim. Sevmediğim bir tarz, sevmediğim bir kurgu, çevirirken sıkıntıdan ikiye yarıldığım bir kitap ve karakterler de olsa çeviri süreci boyunca ister istemez her biriyle ayrı ayrı bir bağ oluşturuyorum. Onlarla oturup onlarla kalkıyorum. Yatarken, yemek yaparken, yürüyüş yaparken hepsi aklımda dönüp duruyor, bazen bir bakmışım akşam vakti elimde çay, yanımda roman karakterleri hep beraber oturuyoruz.

Kendime bir tür çeviri fanusu oluşturuyorum diyebilirim ve çeviri boyunca onun içinde olmayı seviyorum. Nasıl kitap okurken başka dünyalara gidebiliyorsak çeviri yaparken da başka dünyalara dalmayı, o ortama ayak uydurup farklı kişiliklerle kaynaşmayı seviyorum.

Bunu en iyi çevirmeye başlayıp da bir aksaklık sonucu yarısında bırakmak zorunda kaldığım bir kitapla anladım. Elinden şekeri alınmış çocuk, çocuğundan koparılmış anne gibi hissettim. Konuya, karakterlere ne kadar çabuk alışıp kendimi kaptırdığımı fark ettim. Çılgın bir iş.

devamı için tıklayınız.



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


%d blogcu bunu beğendi: